Küçük Kasabalar, Trende Jekyll ve Hyde, Tucker’ın Evi

Geçen ayın sonlarında İskoç sınırını geçip güneydeki iki kente gitme fırsatım oldu. Tabi burası İskoçya’nın güneyinde kalıyor ama İngiltere’nin de kuzeyine karşılık geliyor. İngiltere’de kuzey ve güney arasında ekonomik ve kültürel ayrımlar var, öyle ki bazı güneyliler kuzeye hiç gitmemiş olmakla övünebiliyorlar. Yorkshire’ın kuzeyine geçtikten sonra karanlık topraklara doğru ilerlediklerini düşünen insanlar da var. İnsan ırkı genetik olarak zenofobiden muzdarip olduğu için ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımı her yerde aynı. En komiği ise kuzeyin hava durumunun kötülüğünden bahseden güneyliler ki bu, kelimelerin tükendiği noktaya karşılık geliyor (kuzeylilerin buna cevabı; ‘wait a minute, let’s check your weather southerners!’). Bütün bu tuhaflıkları unutup trene atladım ve manzaranın tadını çıkararak önce bir toplantı için Durham’a ve sonra da kısa bir ziyaret için Lancaster’a gittim.

durham1

Durham

Aslında buraya iki farklı toplantı için iki kez gittim, ama ilki sadece bir gün olduğu için gezme fırsatım olmamıştı. Zaten pek büyük bir yer olmadığı için yaklaşık bir saatte tüm kenti gezmek mümkün. Ortasından bir nehir geçiyor ve nehir ikiye ayrılıp bir ada oluşturuyor. Durham’ın tarihi ve turistik merkezi de işte bu ada. Adada bir kale ve katedral bulunuyor ve anakarayla adayı birleştiren köprülerin olduğu kısımlar da kentin en işlek bölgeleri. Adadaki küçük dar sokaklar da tarihi dokuyu yansıtıyor. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki Durham Üniversitesinin arazisi, kasabanın merkezinden daha büyük bir yer kaplıyor, enteresan. Ben buna pek dikkat etmemiştim ama toplantının sürpriz ziyaretçisi Veronika bu noktaya dikkat çekince farkettim ki durum gerçekten de böyle.

durham2

Lancaster

Edinburgh’dan Lancaster’a trenle gitmek için arada Carlisle’dan da geçmek gerekiyor ki trene biner binmez yanıma oturan eleman orada ineceği için yolculuğun büyük kısmını onu dinleyerek geçirmek zorunda kaldım. Elimdeki kâğıtlarda okuduklarımı görünce matematikten konuyu açtı ve sonra evrenin anlamına kadar geldik. Arada İstanbul’da nasıl dolandırıldığından bahsedip bana kartını da verdi. Tabi sabahın dokuzunda içkili olduğu için konuşmalarımız dokuz on defa el sıkışma merasimleriyle kesilmek durumunda kaldı. Normal şartlarda epey mantıklı birisi gibi görünüyor ama bazen içindeki holiganı kontrol etmekte zorlanıyor sanırım, enteresan. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’la aynı anda konuşuyormuşum hissine kapıldığımı söylemeliyim.

lancaster1

lancaster2

lancaster3

Lancaster da küçük bir kasaba ve ben oraya gittiğimde yılın en kısa günleri ve iki gün boyunca da yağmurlu olduğu için etrafı pek göremedim. Aslında buraya da iki defa gittim, ilk ziyaretim yine bir günlüktü ama şehir merkezini gezme fırsatım olmuştu. İkinci ziyaretimin son gününde buraya göre epey enteresan bir biçimde güneş açınca Williamson Park’ı ve Ashton Memorial’ı gezip hava alma şansım da oldu. Fakat, Lancaster ziyaretinin en büyük olayı tabii ki Tucker’ın evine gitmemizdi. Kasabanın dışında, Nether Kelleth isimli küçük bir köyde, harika manzaralı bir evde oturuyor. Şarap, peynir, ceviz eşliğinde şöminedeki odun ateşinde ısınırken bilimsel tartışmalar yapmak da iyi geldi tabii ki. O değil de, Tucker`in evine gidip ziyaret de ettik ya, daha da birşey diyemiyorum. Çin Seddi ve Copabondi’den sonra üçüncü sırada yer alabilir sanırım.

tuckerhouse

Bu yazı Kategorisiz içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s