Yaşam Nedir?

Yaklaşık bir ay kadar önce Nasa tarafından yapılan bir açıklama, tüm dünyadaki haber merkezlerini heyecana sürüklemişti. Buna göre, birkaç gün içerisinde yaşamın tanımıyla ilgili bilgilerimizi yeniden gözden geçirmemize neden olacak bir bildirimde bulunulacaktı. Bu açıklama, sansasyonel spekülasyonların ortaya çıkmasına neden oldu tabii ki. Yoksa uzayda yaşam mı bulunmuştu? Bu yeni bulunan yaşam, bizim bildiğimizden çok farklı bir şey miydi? Bulunup da şimdiye kadar saklanan şey açıklanacak mıydı? O birkaç gün geçip Nasa açıklamasını yaptıktan sonra anlaşıldı ki, evet uzayda yaşam bulunmuştu; hem de Dünya isimli gezegenin üzerinde!

Zaten Dünya üzerinde yaşam yok muydu? Biz neyiz o zaman? Elbette gezegenimiz yaşam dolu, ancak bizim canlılık olarak adlandırdığımız şeyin en önemli özelliklerinden birisi, temel yapıtaşlarının (DNA, proteinler, yağlar) sadece altı kimyasal elementin birleşimi olan moleküllerden oluşuyor olmasıydı; karbon (C), hidrojen (H), azot (N), oksijen (O), fosfor (P) ve kükürt (S). Oysa bu kez, hem canlı özellikler gösteren hem de bunlardan farklı bir bileşen barındıran bir yapıyla karşılaşılmıştı. California’daki Mono Gölü’nde araştırmalar yapan ekibin bir üyesi olan Felisa Wolfe-Simon, daha önce öngörüde bulunduğu şeyin gerçekten de var olduğunu kanıtlamıştı. Bu gölde bulunan GFAJ-1 bakterilerinin DNA’larında fosfor yerine canlıların birçoğu için zehirli olarak kabul edilen arsenik bulunuyordu. Bu durum, şimdiye kadar canlı olarak kabul edilen tüm organizmalar içinde, yapısında yukarıdaki altı elementin dışında bir bileşen bulunan ilk ve tek örnekti. Bu da yaşam kavramının, bizim düşündüğümüzden çok farklı olabileceğinin ispatı anlamına geliyordu. Gerçi bu ispatın geçerliliği henüz tartışma konusu ama bu, durumun önemini değiştirmiyor.

Farklı bileşenlerden oluşabilecek bir canlılık kavramı tabii ki daha önce de düşünülmüştü, ama hiçbir zaman ispatlanamamıştı. Örneğin yaşamın en temel elementi olan karbon yerine benzer özellikler taşıyan silisyumu temel alan ve canlılık özellikleri gösteren yapıların var olabileceği en bilinen spekülasyonlardan birisidir. Ancak şimdiye kadar böyle bir şeye hiç rastlanmadı. Ya da benzer şekilde yukarıdaki altı elementin herhangi bir ya da birkaçının yerine başkalarının konduğu yapıları düşünmek olasıdır. Bu tür bir canlılık kavramının gerçekte var olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak evrenin işleyişi, ki tümüyle istatistikseldir, bize olası durumların bir şekilde kendine var oluş bulduğuyla ilgili ipuçları sunuyor. Bu sıra dışı örneklerden birinin kendi gezegenimiz üzerinde bulunması, bize henüz bilmediğimiz çok şeyin var olduğunu gösteriyor.

Aslında Dünya-dışı yaşam araştırmaları yapanlar için, bu tür değişik tipteki yaşam biçimlerinin var olduğunu düşünmek zaten işin bir parçası. Kendimize aşırı derecede önem atfetmek, insanlık tarihinde sık düşülen yanılgılardan birisidir. Bu yeni keşif, en azından bu işin içinde olmayanlar için de daha geniş bir bakış açısı sunması açısından önemli. Peki, oturduğumuz yerden, uzaklara gitmeden Dünya-dışı yaşam benzeri bir şeyin var olduğunu nasıl tespit edebiliriz? Güneş sisteminin dışında, uzak yıldızların etrafında da gezegen sistemlerinin var olduğunun gözlemsel olarak ispatlanmasının sadece 15 yıllık bir geçmişi var. Uzak yıldızların etrafındaki Dünya-benzeri (kayasal) gezegenlerin atmosferleri hakkında bilgi edinilmesi ise daha yeni yeni başlamakta olan taze bir alan. Bir gezegenin üzerinde yaşam olup olmadığıyla ilgili edinilebilecek belki de en önemli ipucu, o gezegenin atmosferinin dengede olup olmadığının anlaşılmasıdır. Örneğin bizim gezegenimizin atmosferi dengede değildir, atmosferdeki oksijenin büyük kısmı Güneş’ten gelen enerji akışı sayesinde bitkiler tarafından oluşturulmaktadır. Bu tür olası bir durumun, yeni keşfedilen Gliese 581 g isimli gezegende de var olabileceğiyle ilgili spekülasyonlar, bu yılın Eylül ayının sonlarında yine büyük heyecan yaratmıştı.

Canlılığın tanımını yapmak için çok karmaşık özellikler düşünmeye gerek yok esasında. Bir yaşayan sistem, sadece üç özelliğe sahip olmasıyla tanımlanabilir;

1-Dengede olmayan, kendiliğinden-organize olmuş bir sistem
öyle ki
2-bunun içindeki tüm süreçler sembolik olarak kodlanmış bir program tarafından yönetilir
ve
3-bu sistem, programı da içerecek şekilde kendi kendini yeniden üretebilir.

Burada ilk maddede bahsedilen dengede olmama durumu, sisteme sürekli bir enerji akışının var olması gerektiği anlamına geliyor ve bunun sonucunda da bu enerji kullanılarak işlenmiş ürünler sistemden dışarıya çıkıyor (örneğin biz sürekli yemek yemek ve su içmek zorundayız). Kendiliğinden-organize olma ise kabaca, istatistiksel süreçler sonucunda dış etkilere karşı bozulmadan korunabilme özelliği kazanma şeklinde anlatılabilir.
İkinci maddedeki sembolik olarak kodlanmış programla da genetik yapıyı belirleyen DNA ve RNA’lardaki kodlama kastediliyor. Üçüncü madde de kendi kopyasını çıkartma yani üreyebilmeye karşılık geliyor.

İşin ilginç yanı bu özelliklerin, bir gezegen olarak Dünya’nın kendisi için de geçerli olabileceği yönünde iddiaların bulunuyor olması. Yani Dünya gezegeni yaşayan bir sistem olabilir. Dünya’nın biyosferi yukarıdaki maddelerden ilkini sağlıyor (bir önceki paragrafta atmosferin dengede olmadığından bahsedilmişti). İkinci maddenin de sağlandığı iddiası ise James Lovelock ve Lynn Margulis tarafından öne sürülen Gaia hipotezi olarak adlandırılıyor. Buna göre, mikroorganizmalar ve diğer canlılar Dünya’nın tümü ile birlikte bileşik bir sistem oluşturuyorlar, öyle ki atmosfer ve okyanusların bileşenleri ile iklimi kontrol eden ve belirli bir durumda kalmalarını sağlayan geri besleme mekanizmaları, bu organizmaların genetik programları tarafından kontrol ediliyor. Peki üçüncü madde? Dünya’nın kendi kopyasını üretebileceği ile ilgili bir gözlem elimizde yok. Burada spekülasyon devreye giriyor. Uzak gelecekte, insanlar Dünya’daki yaşam alanının daralması nedeniyle, mikroorganizmalar ve bitkiler kullanarak Mars’ta Dünya atmosferinin kopyası olan bir yaşam alanı oluşturmaya çalışacaklar. Yani, programı taşıyan canlılarla birlikte Mars, Dünya’nın bir kopyası haline gelmiş olacak. Eğer bu gerçekleşirse, Dünya gezegeni, yaşayan bir organizmanın sahip olduğu tüm özellikleri sağlıyor olacak.

Aslında galaksiler ve bir bütün olarak evrenin kendisi için de birinci madde sağlanıyor. Ancak diğer maddelerin sağlanması olasılığı, şu aşamada spekülasyonun ötesinde uçuk bir fikir olarak kalmaya mahkûm görünüyor.

Lee Smolin, The Life of the Cosmos’dan bir alıntıyla bitiriyorum; “Is it accidental or necessary that the universe have such a large variety of structure? Why is the universe so interesting?”

Bu yazı Kategorisiz içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yaşam Nedir? için 5 cevap

  1. kendisi dedi ki:

    Bilim ve Teknik dergisinden bir yazı okuyormuşum gibi hissettim kendimi :) Çok güzel ve bilgilendirici olmuş, ellerine sağlık. Gaia hipotezi bir yerden tanıdık geldi ama çıkaramadım. Dünyanın da canlı olabileceği görüşü gerçekten çok ilgi çekici. Özellikle de 2. maddeye takıldım, kendi DNA’sı olabilir mi? Daha doğrusu kontrol yapısını oluşturan herhangi bir madde.

    Bu arada, yazıdan bağımsız ama şunu da eklemek istiyorum ki çok düzgün bir Türkçe ile yazıyorsun. Bu da benim okuduğumdan daha da zevk almamı sağlıyor. Ellerine sağlık tekrar :)

    • 희망 dedi ki:

      Teşekkür ederim :)

      Dünya için 2. maddedeki durum şöyle açıklanabilir; esasında Dünya’nın kendi bağımsız bir program kodu ya da DNA’sı yok, üzerinde bulunan tüm canlıların genetik kodlarının birleşimi tek bir program gibi davranarak Dünya’yı kendi içinde düzenli bir sistem haline getiriyor. Dikkat edersen 3. maddede bir canlı kendi kopyasını üretirken aynı zamanda program kodunun da kopyasını üretiyor. Yani Mars, Dünya’nın kopyası olduğunda, Dünya’nın program kodu olan üzerindeki canlılar da oraya gitmiş olacağından, program koduyla birlikte kopyalanmış olacak.

      Biraz karışık oldu ama umarım anlaşılır :)

      • kendisi dedi ki:

        Çok mantıklı :) Aşağı yukarı kafamda bir şeyler oluşturmuştum zaten ama senin açıklamanla taşlar yerine oturdu. Değişik bir teori. Bilgilendirdiğin için tekrar teşekkürler :)

  2. kimbapsushi dedi ki:

    eline sağlık, bence hiç de blogdan uzaklaştırıcı bir yazı olmamış. gayet severek okuduk.

    şimdi gelelim ciddi meselelere. ilk olarak “melekler ve şeytanlar”ı okurken rastladığım karşı madde beni çok heyecanlandırmıştı. ardından kurgu gözüyle baktığım cern’ün gerçekten var olduğunu duydum, bir süre sonra herkes de duydu zaten. tabi yazının başında bahsettiğin, insan tarafından üretilen yeni bir maddeden çok, kendiliğinden oluşmuş bir canlı türü ama bana kitabı hatırlattı nedense. çoğu kavram ve terimi anlayamasam da bu mevzular çok ilgimi çekiyor. bunun altından nasıl bir şey çıkacak merakla bekliyorum.

    daha da merak ettiğim bir başka mevzu dünya dışında hayat var mı? klişesi. buna senin yaptığın gibi bilimsel açıklamalardan ziyade gayet düz bir mantıkla yaklaşıyorum. uçsuz bucaksız, sonsuz evrende bir tek dünyada hayat olması saçma geliyor. biliyorum böyle düşünmem daha da saçma^^ ama bu dediğin dna düzenini oluşturmuş başka bir yer neden olmasın ki? gaia hipotezi ise gayet mantıklı geldi bana, dünyanın bir saat gibi çalıştığını ve her canlının bu yapının bir parçası olduğunu biliyoruz. hatta o canlılardan birini devredışı bıraktığımızda denge yitimi olabiliyor. son yüzyılda insanoğlunun dünyaya yaptıklarıyla bu denge bozulsa da, her canlının birleşip ortak bir dna oluşturması çok da mantıksız görünmüyor.

    • 희망 dedi ki:

      Beğenerek okumana çok sevindim :)

      Sen cern’den bahsetmişken bu konudaki düşüncemi kısaca ifade etmek istiyorum. Bu konu aslında biraz karışık. Evet, orada yapılan deneyler çok değerli, mutlaka önemli şeyler de bulunacak, ancak şunu belirtmeliyim ki teorik fizikte değişik düşünce ekolleri vardır. Cern’deki deney ise temelinde bu ekollerden sadece birinin öne sürdüğü bir teoriyi doğrulamaya yönelik olarak amaçlanmış bir deney aslında. Gerçeği söylemek gerekirse bu kadar çok propaganda yapılmasının nedeni de maliyeti karşılamaya yönelik sponsor hükümetler bulma ihtiyacı. Benim kendimi yakın hissettiğim düşünce ekolüne göre, doğa yasalarının açıklanma şekli cern’de aranılandan daha farklı olmalı. Neyse fazla uzatmayayım, deneylerin sonuçları bize gerçeği gösterecektir.
      Bu arada karşı madde gerçekten de var, bu deneysel olarak ispatlanmış bir gerçek.

      Dünya-dışı yaşam konusuna gelecek olursak, uçsuz bucaksız evrende bir tek dünyada hayat olmasının saçma olduğunu düşünmen hiç de saçma bir düşünce değil, aksine son derece mantıklı. Ben de öyle düşünüyorum, birçok bilim adamı da böyle düşünür ve muhtemelen de gerçekten de var, ama biz bunun varlığını hiçbir zaman bilemeyebiliriz. Çünkü evrendeki yıldızlararası ve galaksiler arası uzaklıklar tahayyül edebileceğimizin çok ötesinde mesafelere karşılık geliyor ve bizim fiziksel özelliklerimiz bu mesafeleri aşmak için yeterli değil. Ancak, uzaktan algılama teknikleriyle bunun doğrulanması gelecekte mümkün olabilir.

      Gaia hipotezi çok tartışılan ve genel kabul görmeyen bir hipotezdir. Ancak, bu tür konularda kendimizi merkeze alan düşünceler yerine daha geniş kapsamlı bakış açısıyla düşünülmesi gerektiği kanısındayım. Dolayısıyla ben de mantıklı buluyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s