Tokyo!

Tokyo (東京); doğunun başkenti, 35 milyondan fazla nüfusuyla dünyanın en kalabalık şehirleşmiş bölgesinin merkezi ve Shinjuku (新宿), Shibuya (渋谷) ve Harajuku (原宿)’suyla hayallerin şehri. Eski Japonya’nın tarihi binalarıyla, geleceğin yüksek teknolojisinin yan yana geldiği yer. Tokyo tek bir şehirden oluşmaz, birlikte büyüyüp gelişen farklı şehirlerin birleşiminden oluşur. Bu nedenle de herkesin gözüne hitap edebilecek farklı yerler bulmak mümkündür. İşte onu bu kadar çekici kılan da budur.

Bir buçuk yıl kadar önce 2009 Ankara Film Festivali’nin programını incelerken ilk gözüme çarpan filmin ismi Tokyo! idi. Başka ne olabilirdi ki. Herhalde sadece ismini görerek ve içeriği hakkında hiçbir şey bilmeden izlemeye karar verdiğim tek filmdir. Zaten kesin olarak izlemeye karar vermiştim ama yine de merakım, içeriği hakkında bilgi sahibi olmaya zorladı beni. Biraz inceleyince ve filmin içindeki parçalardan birinin Güney Koreli bir yönetmen tarafından çekildiğini de görünce zaten başka bir araştırma yapmaya gerek kalmamıştı, gerçi bu kısmı izleyene kadar biraz Fransızlaşmak gerekiyordu ama o kadar olurdu ne yapalım.

Filmin başlangıç saatinde sinemaya gittiğimde beklemediğim bir manzarayla karşılaştım. Benim gittiğim festival filmleri genelde yarısı boş salonlarda izlendiğinden bu kadar yoğun bir ilginin olacağını tahmin etmemiştim. Filme olan ilgi yoğun değil, haddinden fazlaydı. Tüm koltuklar dolduğu gibi salonun merdivenlerine de izleyiciler yerleşti. Hatta tüm merdivenler de doldu ve bazıları dışarıda kaldı. İnsanlar Tokyo’nun çekiciliğine kapılıp bir buçuk saatliğine bu şehre gidebilmek için salonu doldurmuşlardı. Beklediklerini bulabildiler mi bilemiyorum. Kendi adıma, izledikten sonra filmin çok güzel olduğunu düşünmedim (özellikle ilk iki bölüm için), ama üçüncü bölümü böyle bir ortamda izlemek çok eğlenceliydi.

Tokyo!, yaklaşık yarımşar saatlik üç kısa filmden oluşuyor. Üç yönetmene Tokyo ile ilgili kendi bakış açılarını yansıtan bir film çekmeleri söylenmiş. Bunlar birbirinden bağımsız olarak çekilmiş filmler ve yönetmenler bunları çekerken diğer yönetmenlerin hangi konuda film yaptıklarından haberdar olmamış. Dolayısıyla üç farklı hikâye var, ama her biri Tokyo’nun farklı bir sorununa gönderme yaparak şehir hakkında genel bir bakış sağlıyor. Bir de filmlerin en önemli özelliği gerçeküstü öğeler içeriyor olmaları. Normal şekilde başlayan filmler, sona doğru gerçeküstü göndermeler yaparak bitiyorlar. Bu yüzden sonundaki ünlem işaretini hak eden bir film Tokyo!.

İlk filmin yönetmeni Michel Gondry ve filmin ismi de ‘İç Tasarım’. Bu film daha çok, yeni gelenler için Tokyo’da kalacak mekân bulma problemi ve kişinin bu büyük şehirde benliğini koruyarak hayatta kalabilme mücadelesine odaklanıyor. Tokyo’ya yeni gelen hevesli bir çiftin başından geçenlerin anlatıldığı bu filmde Tokyo’daki mekân sıkışıklığı çamaşır makinesinden odalarla doruk noktasına ulaşıyor.

İkinci film ise Leos Carax’ın çektiği ‘Merde (Bok)’. Bu filmde de Tokyo sakinlerinin tuhaf yabancılara karşı hissettikleri karmaşık duygular ve terörizm ile anarşi korkuları irdeleniyor. Filmde, kanalizasyonlarda yaşayan, çiçek ve para yiyen, kimsenin bilmediği bir dil konuşan tuhaf bir adamın hikâyesi anlatılıyor. Bu adam, Tokyo sokaklarına çıktığında neler olacak? Yaşananlar ve insanların bu duruma verdiği tepkiler içeriği oluşturuyor.

Üçüncü film ‘Sallanan Tokyo’ ve yönetmeni de tanıdık bir isim; Bong Joon-ho (Barking Dogs Never Bite, Memories of Murder, The Host, Mother). Bu film, Tokyo’nun büyüyen bir sorununa dikkat çekiyor; sayıları gittikçe artan hikikomoriler. Bir hikikomorinin başından geçenlerin anlatıldığı filmde, kahramanımızın olağanüstü bir adım atmasına neden olan şey ne olabilir? Peki, bu adımın sonuçları neler olacak? Pizzacı kızın kolundaki düğmelere dikkat!

İzlemeyenlerin özellikle üçüncü filmi izlemesini öneririm. Bong Joon-ho’dan Sallanan Tokyo; deprem, hikikomori ve pizzacı kız (ve kolundaki düğmeler tabii).

Reklamlar
Bu yazı Kategorisiz içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to Tokyo!

  1. kimbapsushi dedi ki:

    bong joon ho’ya bayılan biri olarak onu araştırırken rastlamıştım bu filme. genelde böyle bir kaç parçadan oluşan, farklı yönetmenler tarafından çekilen filmleri sevmem. bütünlük ister deli gönül^^ yani birinin atmosferine, diline alıştığın anda bitmesi, bambaşka olan diğerine geçmek. belki yüzeysel bir bakış açısı ama ne bileyim böyleyim^^
    deprem, hikikomori ve pizzacı kız, üstelik tokyo’da geçiyor. bir de en sevdiğim 2 güney koreli yönetmenden biri çekmiş. tamamını olmasa da, 3. parçayı mutlaka izlemeliyim.
    bu arada, sonunda bir tanıtım geldi senden, yenilerini de bekleriz. eline sağlık:)

    • 희망 dedi ki:

      Ben de ilk iki filme kendimi çok yakın hissetiğimi söyleyemem, sonuçta Fransız bakış açısı. Filmin tamamının üçüncü bölümden oluşmasını isterdim, ama sadece yarım saat sürüyor maalesef :)

      Tanıtım yazısı yazmak isterim tabii ki de, ortada tanıtılmamış pek bir şey kalmamış gibi görünüyor :)

  2. Mikal Zia dedi ki:

    Bu filmi (leri) pek severim..Hangisini daha cok sevdigime de karar vermiyorum.Ilk hikayedeki Gregor Samsa misali donusum, ikincisindeki delilik sinirlarinda dolasan konsept ve ucuncudeki dovmeler filmi en cok sevdirenlerdi herhalde..Zaten izledikten bir hafta sonra gidip o kizin baslat dugmeli dovmesinin aynisindan enseme yaptirdim :)

    • 희망 dedi ki:

      Üçüncü filmdeki dövmeler ve işleyiş biçimleri çok hoştu gerçekten, hikâye de biraz daha iyiydi bence, Bong Joon-ho farkını göstermiş.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s