Baharat Tutkusu ya da Okyanusa Açılan Yollar

Şimdilerde yemeklere eklenen küçük çeşniler olmaktan fazlasını ifade etmeyen ve üstelik kolay ve ucuz bir şekilde bulunabilen baharatlar, bir zamanlar dünyanın en değerli nesneleriydiler. Öyle ki, 15. yüzyılda bir tutam karabiber, altından daha değerliydi. Karabiber, tarçın, zencefil, karanfil, safran, muskat, kakule ve daha birçok baharatın esas kaynağı Güney Hindistan, Sri Lanka, Çinhindi, Endonezya ve Çin gibi Asya’nın uzak bölgeleriydi ve Avrupalılar için buradaki nesnelere ulaşabilmek ancak Arap tüccarların aracılığı ile mümkün olabiliyordu. Ulaşılması zor ve az bulunur oldukları için de çok pahalıydılar ve ancak Avrupa’daki üst sınıflar, baharat ticareti için müşteri konumunda bulunabiliyorlardı. Baharata olan bu ısrarlı talep, imparatorlukların kurulmasına ve yıkılmasına, yeni kıtaların keşfedilmesine yol açacaktı.

spices

Baharat ticareti, Hint Okyanusunda gemilerini rahatça gezdirip limandan limana ticari mallar taşıyan Arap tüccarların kontrolündeydi ve o zamanlardan okyanusa bıraktıkları izler şimdilerde bazı kelimelerde yaşamaya devam ediyor. Günümüzde ‘muson’ olarak adlandırılan bu okyanusa özgü hava olayı esasında Arapça ‘mevsim’ kelimesinden türetilmişti, ayrıca Afrika’nın Hint okyanusuna kıyısı olan bölgelerinde konuşulan ‘Swahili’ dili de esasında ‘sahil’ kelimesinin bozulmuş hâlidir. Baharat, Avrupa’ya Mısır’daki İskenderiye limanı aracılığıyla taşınıyordu ve bu ticareti mümkün kılan bir de Avrupalı ortak mevcuttu; Venedik. Öyle ki Venedik Cumhuriyeti’nin en zengin ve onu yöneten Docaların en şaşalı olduğu dönemler işte bu baharat ticaretini tekelinde bulundurduğu 15. yüzyıl civarıydı.

spice-trade

Baharatın fiyatı arttıkça Venedik zenginleşmiş, fakat Avrupa’nın kralları dahi onu almakta zorlanmaya başlamışlardı. Bu da doğuya giden yeni yollar bulma hayallerinin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Cristoforo Colombo da dünyayı keşfetmek için değil Hindistan’ın baharatlarını bulmak için yola çıkmıştı ve başka bir kıtaya vardığını hayatının sonuna kadar hiç kabul etmeden yaşama veda etmişti. Fakat baharata giden yeni yolları bulmayı başarabilen kişi Afrika’nın çevresinden dolanıp Hint Okyanusuna ulaşan Vasco da Gama olacaktı. Lâkin bu durum Venedik’in pek hoşuna gitmeyecek ve oluşacak durumu engelleyebilmek için elinden geleni yapacaktı, ne var ki bu çabalar Venedik Cumhuriyeti’nin gücünü ve zenginliğini kaybetmesini engelleyemeyecekti.

vasco-da-gama

Hint Okyanusuna varan Portekiz gemileri ticareti kendi kontrollerine almaya çalışacak ve Güney Hindistan’daki Malabar sahilinde (günümüzde Kerala) koloniler kurmaya başlayacaklardı. Fakat onları pek hoş karşılamayan Calicut’teki Zamorin ile büyük mücadeleler verdikten sonra. Vasco da Gama, Zamorin’in kendine yönelik düşmanca tavırları nedeniyle intikam almak için içinde Mekke’den dönmekte olan hacıların bulunduğu ‘Mîrî’ isimli gemiyi ateşe verip yakarak ticaretin kontrolü konusundaki kararlılığını gösterecekti. Ardından Calicut’te olmasa bile Goa’da Portekiz kolonisi kurulacak, sonrasında da Timor’da ve Macao’daki kolonilerle Portekiz İmparatorluğu zenginleşmeye devam edecekti. Ne var ki bu yeni yolların açılması baharatın değerini düşürecek ve Venedik gibi Portekiz de eski gücünü kaybedecekti.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Proxima b, Yaşanabilir Bölge, Temas Penceresi

Dört ışık yılı uzaklığı ile Güneş’e en yakın yıldız olan Proxima Centauri’nin çevresinde bir gezegen keşfedildiğine ilişkin haberler konuyla ilgilenenler arasında büyük heyecan yarattı. Tabii bu heyecanın esas sebebi bu gezegenin Dünyanın 1,5 katı kütleye sahip olması ve yıldız çevresinde ‘yaşanabilir bölge’ olarak adlandırılan ve sıvı suyun var olabileceği bölgede yer almasından kaynaklanıyordu. Ancak, fazla heyecana kapılmadan önce durumun tam olarak ne olduğunu anlamakta fayda var.

proxima b

Son yirmi yıl içerisinde farklı yıldızların çevresinde dönen çok sayıda gezegen keşfedildi. Bu gezegenler doğrudan gözlem yoluyla değil, etraflarında döndükleri yıldızların ışığında yarattıkları periyodik sönümlemeler ya da kütleçekim etkileri nedeniyle yıldızın konumunda yarattıkları tedirgemeler aracılığıyla tespit ediliyorlar. Daha önceden keşfedilen gezegenlerin büyük çoğunluğu Dünyadan çok büyük kütlelere sahip ve gaz devleri oldukları sanılan gezegenler olsa da az sayıda Dünya benzeri olabilecek kayasal gezegenler de bulunmuştu. Ancak bunların tümü Dünya’dan çok uzakta yer alan yıldızların çevresinde yer alıyorlardı.

exoplanets

Proxima Centauri ise Güneş’in en yakın komşusu olan ve Alpha Centauri ve Beta Centauri ile birlikte bir üçlü yıldız sistemi oluşturan bir kırmızı cüce. Bu da onu erişilebilir sınırlar içerisinde kılıyor, her ne kadar yakın bir gelecekte bu pek mümkün görünmese de. Fakat, Proxima b adı verilen bu yeni gezegenin kütlesi biliniyor olmasına karşın onun kayalık bir gezegen olup olmadığı kesin değil, dahası atmosferi hakkında da herhangi bir bilgi bulunmuyor. ‘Yaşanabilir bölge’ kavramı da isminden dolayı yanıltıcı bir kavram. Gezegenin bu bölgede olması, üzerinde sıvı suyun mutlaka bulunacağı ya da yaşama elverişli olacağı ya da Dünya-benzeri olacağı anlamlarına gelmiyor ama bütün bunlar birer olasılık.

habitable zone

Esasında, elde edilen bu bulgular, yıldızların çevrelerinde gezegenlerin yer almalarının evrensel bir olgu olduğunu ve sayısız seçenek içerisinde yaşam benzeri süreçlerin ortaya çıktığı başka yerlerin de istatistiksel olarak mümkün olabileceğini gösteriyor. Tabii bu da, aşılması olanaksız görünen uzaklıklar bir yana bırakılırsa, olası farklı yaşam biçimleri arasındaki iletişim biçimleriyle ilgili spekülasyonları gündeme getiriyor. Burada da ‘temas penceresi’ kavramı ortaya çıkıyor. Yani, bir gezegende yaşam var olsa bile bu onun iletişim kurma yeteneğine sahip olduğunu veya böyle bir isteği bulunduğunu göstermiyor. Örneğin kendi gezegenimizdeki yaşamın elektromanyetik iletişim kurma yeteneği kazanması henüz çok yeni bir olgu ve gezegendeki baskın türün üyelerinin büyük çoğunluğunun gezegen dışı iletişim konusunda isteğe sahip olduğunu düşündüren hiçbir sebep de yok. Türümüz üyeleri daha çok gezegen üzerindeki kaynaklar için birbirleriyle sonu gelmez çıkar çatışmalarına girmekle meşguller.

temas

‘Temas penceresi’ kavramına göre az gelişmiş ya da çok gelişmiş yaşam biçimleri iletişim konusunda isteksiz olurken, henüz gelişme ve merak aşamasında olan kısım iletişime istekli oluyor. Bu da iletişim olasılığı penceresini oldukça daraltıyor. Gezegenimizdeki yaşamın da az gelişmişlik ve merak aşamaları arasında bir yerlerde olduğu düşünülürse, gezegen dışı hayaller kurmak için zamanın henüz erken olduğunu söyleyebiliriz.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kuzey Sahilinde Sapa Yollar

Karadeniz’in güneybatı kıyıları pek fazla bilinmeyen güzellikleri barındırır içerisinde. Az bilinmelerinin en önemli nedeni de anayollardan uzak, sapa ve dar kıyı yollarının kenarlarında bulunmalarından kaynaklanır. Bu aynı zamanda insan kalabalıklarından uzak olmalarını da beraberinde getirir. Bafra’daki Leylek Ormanı, Sinop’daki Akliman ve İnceburun ve Amasra’nın biraz doğusundaki Göçkün koyu bunlardan bazıları.

Leylek Ormanı

Bafra’dan içeriye doğru girdiğinizde, Kızılırmak’ın kollarının oluşturduğu delta ovasını mesken edinmiş birçok kuş türüne rastlamanız son derece olasıdır. Kıyıya yakın bir yerde yolun bitiminde bir kuş gözlem istasyonu da olmasına karşın, kameralar ve elektronik aygıtlar pek iyi çalışmadığından en iyi gözlemi yine gözünüzle yapmanız gerekebilir.

DSC02048

Fakat buranın en güzel yanlarından birisi, yol üzerinde bir leylek ormanının bulunmasıdır. Bir tarlanın içerisindeki yüksek ağaçlara yuva yapmış birçok leyleği aynı anda gözlemleyebilirsiniz. Başlangıçta sizden biraz rahatsızlık duysalar da daha sonra size alışıp karşılıklı bakışmaya başlayacaklardır. Yolunuz düşerse bu enteresan deneyimi yaşamadan ayrılmayın.

DSC02050

Akliman – İnceburun

Sinop’un merkezinin biraz dışında kalan Akliman, uzun sahili, güzel kumları ve tenha plajlarıyla keşfedilmemiş bir güzellik. Burada çadırınızı kurup ormanın, kumun, denizin ve gökyüzünün tadını aynı anda çıkarabilirsiniz. Özellikle, her yıl Ağustos ayında gerçekleşen (bu yıl da 11 Ağustos gecesi maksimumdaydı) Perseid meteor yağmurunu gözlemlemek için ideal mekânlardan birisi olduğunu söyleyebilirim. Şehir ışıklarından uzak olması ve tüm gökyüzünü görebileceğiniz düz bir alan olması gece kumlara uzanıp kayan meteorları gözlemlemenize imkân veriyor.

20160817_120530

Buranın biraz ilerisinde ise İnceburun yer alıyor. Türkiye’nin en kuzey ucunda yer alan burna kayalıklardan yürüyerek inip esen rüzgârın kuvvetini hissetmeniz mümkün. Fakat bu güzelliği çok yakında kaybedeceğimizi de hatırlatayım. Maalesef temiz enerjiler yerine nükleer enerjiye yönelen öngörüsüz politikacılar, nükleer santral yapımı için İnceburunu seçmiş durumda. İnsan türü, sonu gelmez hırsının önce doğayı ve ardından da kendi kendisini yok edeceği bu yola eninde sonunda girecek gibi görünüyor.

20160817_093405

Göçkün

Batı Karadeniz’den geçen sahil yolu anayollardan uzak sapa bir yoldur ve fazla bilinmez ama bu sapa yolun da bilinmeyen aralıklarında kalan birçok koy hiç bilinmez. Amasra’nın biraz doğusundaki Çakraz, yol kıyısında olduğu için iyi bilinmesine karşın, yolun biraz içlerinde keşfedilmeyi bekleyen Göçkün koyu, tüm ıssızlığıyla karşılar sizi. Yazın ortasında, gündüz saatlerinde, kimselerin olmadığı, sapsarı kumların çevrelediği bir koyla karşılaşmak her zaman deneyimleyebileceğiniz bir durum değildir. Elbette köylüler ve balıkçı tekneleri bilir burayı, ama bu sadece manzaraya biraz daha güzellik katar o kadar.

20160726_122340

Başka koylar da var elbet, ama bırakın onlar da kıyılarda kendi kâşiflerini beklesin.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Böceklerin Canlanışı ya da Ölümlü Makineler

Dünya üzerindeki hayvan türlerinin yaklaşık yüzde seksenini böcekler oluşturuyor. Böceklerin 480 milyon yıl önceki Erken Ordovisyen döneminde deniz kabuklularının karaya çıkıp değişime uğramasıyla ortaya çıktıkları düşünülüyor. 450 milyon yıl önceki tür sayılarında inanılmaz artışların yaşandığı Kambriyen Patlama döneminde ise çeşitleri hızla artıyor ancak 250 milyon yıl önceki Permiyen büyük tür yok oluşu döneminde sayıları azalıyor ve sonrasında bu kalanlar yeniden çeşitlenerek günümüzde gezegeni istila etmiş durumda bulunan yaygınlığı meydana getiriyorlar.

ateş

Esasında böceklerin varlığı bitkilerin varlığıyla doğrudan bağlantılı. Bitkilerin karaları istila ettiği dönemde böcekler ortaya çıkmaya başlıyor ve hızla çeşitlenerek yayılıyorlar. Dünya’nın yaşının 4,5 milyar yıl olduğu düşünüldüğünde, bitkilerin karaları istila etmesi bu sürenin son yüzde onluk dilimine karşılık geliyor ve bu sürede böcekler hızla yayılıp hem karada hem de kanat geliştirerek havada egemenlik kuruyorlar. Dahası, gezegenin şimdiki baskın türü olan insanların muhtemel savaşlar ve nükleer silahlarla kendi kendilerini yok etmelerinden sonra da hayatta kalma olasılıkları yüksek görünüyor. Dünyadaki canlılığın tarihine bir bütün olarak bakıldığında en uzun vadeli ve karmaşık hücreli yapının bitkiler ve böcekler arasında süregiden iletişim olduğu anlaşılıyor. Üstelik gezegen üzerindeki canlılığın tarihi boyunca ilk kez sosyal sistemler kuranlar, tarım yapanlar ve havada uçmayı başarabilenler de böceklerden başkası değil.

güve kantar

Pek farkında olmasak da biraz eğilip detaylara baktığımızda esasında bir böcek gezegeninde yaşadığımızı görmek işten bile değil. Resimlerde görülenler, benim bir çırpıda fark edebildiklerim. İlk resimdeki çok çeşitli ateşböceği türlerinden bir tanesi, ikinci resimde bir güve kelebeği ve boynuzlu kantar böceği var, üçüncü resim ise farklı kara böcek türlerine bir örnek.

kara

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Canlılık, Kopyalama Hataları, Kuantum Zıplamalar

Temel yapıtaşları aynı olmasına rağmen, kendi kopyalarını üretebilme özelliğine sahip olmasının canlı maddeyi cansız maddeden ayıran en önemli nitelik olduğu söylenebilir. Esasında bu kopyalama işlemi, tam olarak ayırt edici bir durum sayılmaz, çünkü bunu yapan ve cansız olarak adlandırdığımız yapılar da var. Örneğin kristal yapılar, kendi kopyalarını üreterek boyutlarını büyütebilme özelliğine sahip olabiliyorlar. Zaten, canlı maddenin kopyalama süreçlerini yürüten genetik materyallerinin, bu tür kristal yapılardan ortaya çıktığına ilişkin düşünceler de var.

dna strand

Kopyalamanın başarıyla işleyebilmesi için ortaya çıkan kopyanın ilk maddeyle tümüyle aynı olması gerekiyor. Eğer kopyalama aslına sadık bir şekilde işlemez ve ilk durumdan belirgin sapmalar içerirse bu durum iki madde fazı arasında bir geçişe karşılık gelen ve kopyalamadan farklı olan bir sürece karşılık gelir. Dolayısıyla kopyalamanın mükemmelliği canlılığın varlığı açısından önemli bir ön şart. Fakat, doğadaki istatistiksel yasalar nedeniyle bu kopyalama tam bir mükemmellikte olamıyor ve bazen çok küçük hatalar ortaya çıkabiliyor. Esasında canlılığın çok uzun sürelere ve çok farklı ortamlara dayanabilmesinin temelinde de bu kopyalama hataları yatıyor. Çünkü böylelikle genetik materyal farklı özellikler kazanıp varlığını devam ettirebilme olasılığını artırmış oluyor. Dünyadaki tür çeşitliliğinin kaynağı da kopyalamadaki bu hatalara dayanıyor.

DNA Replication

Bilindiği üzere Dünya üzerindeki canlılığın genetik materyali DNA adı verilen ve temel olarak dört molekülün birbiriyle yaptığı bağlardan oluşan bir yapı. Adenin (A), Timin (T), Guanin (G) ve Sitozin (C) adı verilen bu moleküller Karbon, Oksijen, Azot ve Hidrojen atomlarının farklı kombinasyonlarından oluşuyorlar. Dahası bu moleküller, dış kısımlarındaki bir Hidrojenin moleküle bağlandığı yere bağlı olarak kanonik ve tötomerik olmak üzere iki farklı durumda bulunabiliyorlar. Bu iki durum arasında ise Hidrojenin bağlanma enerjisi farkından dolayı bir fark bulunuyor. Enerjisi daha düşük olan kanonik durum molekülün normal şartlarda bulunmasının beklendiği duruma karşılık geliyor. Hidrojen atomu bir kuantum zıplamayla üst enerji seviyesine geçtiğinde ise molekül tötomerik hale geçmiş oluyor, fakat bu durum kararsız olduğundan kısa bir süre içinde tekrar kanonik hale geri dönüyor. Bu zıplamanın özelliği, dışarıdan bir uyarılma aracılığıyla değil kuantum tünelleme yoluyla gerçekleşiyor olması.

jump1

Genetik materyali oluşturan moleküllerin iki farklı durumda bulunabilmesinin kopyalama açısından önemi ise bu iki durumun farklı bağ özelliklerine sahip olmasından kaynaklanıyor. Örneğin bir T molekülü kanonik formunda iken yalnızca A ile bağlanabilirken tötomerik formunda iken G ile bağlanabiliyor. Aynı durum diğer moleküller için de geçerli. Dolayısıyla, genetik materyalin kopyalandığı anda eğer moleküllerden birisi kuantum zıplamayla edindiği tötometik yapısını koruyabilirse bu durumda ortaya çıkan kopya ilkinden farklı bir özelliğe sahip olmuş oluyor (örneğin T’nin A olarak kopyalanması gerekirken bu durumda G olarak kopyalanmış oluyor). Fakat burada önemli olan nokta tötometrik durumun kopyalama süresince kanonik duruma bozunmadan kararlı olarak kalabileceği bir mekanizmanın var olabilmesi. Dış etkenlerin fazla olması nedeniyle genel olarak bu uyarılnış tötometrik durum kopyalamadan çok daha kısa sürede bozunuyor. Bu durum ‘decoherence’ olarak adlandırılıyor. Fakat hücre içerisindeki bazı süreçlerin ‘decoherence’i geciktirerek bu tür küçük hatalara izin verdiği düşünülüyor. Böylelikle çok küçük miktarlarda kopyalama hataları ortaya çıkarak, canlılığın değişik biçimlere bürünüp çok uzun sürelere ve farklı koşullara dayanabilmesinin yolu açılmış oluyor.

jump2

Buna benzer şekilde bitkilerin enerji üretimlerini sağlayan fotosentez mekanizmaları da kuantum zıplamalarını ‘decoherence’den koruyan süreçler aracılığıyla yüzde yüze yakın bir verimle çalışıyor. Yani canlı madde ile cansız madde arasındaki en büyük fark büyük olasılıkla kuantum zıplamalarını ‘decoherence’den yeterli bir süre koruyup koruyamama ile ilgiliymiş gibi görünüyor. Cansız maddedeki kuantum zıplamalar normal ‘decoherence’ yoluyla eski haline dönerken, canlı hücrelerdeki kuantum zıplamalar ‘decoherence’i geciktirerek etkin enerji kullanımına ve çeşitliliğe yol açıyor. Bu sürecin kontrol edilebilir ve daha etkin hale getirilmesi ise maddenin doğasına ilişkin çok farklı ve henüz anlayamadığımız durumlara yol açabilir.

(Son iki şekil: Life on the Edge, Jim Al-Khalili and Johnjoe McFadden)

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tahran’ın Pazarları, Sarayları ve Yadigâr-ı Behnuş

Bu kez doğudaydım; Hazar Denizinin güneyindeki Elbruz dağlarının rüzgârlı eteklerine konumlanmış, İran’ın başkenti Tahran’da. Bir ülkeye uzaklardan bakarak hayal ettiğiniz şeylerle oraya gittiğinizde karşılaştıklarınız bazen çok farklı olabiliyor. Sanırım bu bizim İran’a bakışımız açısından da son derece geçerli bir durum. Politik yönetim biçimi nedeniyle İran’a karşı katmerli bir önyargıya sahip olduğumuz bir gerçek. Fakat oraya gittiğimde bana son derece tanıdık gelen, sıcakkanlı, cana yakın ve Türkiye’den geldiğinizi öğrendiğinde daha da ilgi gösteren insanlarla karşılaştım. Bizi havaalanından enstitüye götüren arabayı kullanan Sadık’la çat pat Türkçe anlaşabildik. Sonradan da göreceğim üzere 10 milyon nüfuslu Tahran’ın epey bir kısmını Azeriler oluşturuyor ve bu kısımla Türkçe anlaşmak mümkün, tabii kulağa tanıdık gelen Farsça kelimeler de işi kolaylaştırabiliyor. Okula gidince bizi ilk karşılayan şey ise ‘Fesencün’ yemeği oldu; büyük bir porsiyon pilav ile bol ve çeşitli bir baharat karışımına sarmalanmış et.

azadi

Dünya çapında kabul gören güncel matematiksel fizik çalışmalarının yapıldığı IPM’deki saatlerden arta kalan zamanlarda Tahran’ın çeşitli yerlerini gezme fırsatım oldu. Farklı zamanlarda yapılmış iki büyük saray; biri Humeyni devriminden önce İran’ı yöneten Şah Rıza Pehlevi’nin kendine özel yaptığı Niavaran sarayı, diğeri de 18. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başı arasında hüküm süren Kacar hanlarının sarayı Kah-e Golestan (Gülistan Sarayı). Ayrıca Tahran’ın farklı yerlerinde büyük ve güzel parkları gezmek de mümkün. Pehlevi’nin Niavaran sarayı esasında şahın ve ailesinin yaşadığı evin ve eşyalarının sergilendiği bir bina kompleksi. Kendisine bir saray inşa etmiş ve Şahanşah (şahların şahı) ünvanını almak için tüm dünyadan liderleri davet ettiği gösterişli ve bol paralar harcanan eğlenceler düzenlemiş şahın sonunun nasıl olduğunu düşününce, bizde de kendine saraylar inşa edenlerin sonunun nasıl olabileceğiyle ilgili ipuçlarına ulaşmak mümkün sanırım. Fakat ne yazık ki farklı kesimlerden insanların desteğiyle şahı devirmiş olan Humeyni’nin geldikten sonra yaptıkları gelecekle ilgili kötü senaryoları da düşündürmesi açısından korkutucu.

golestan1

Kah-e Golestan ise Kacar hanlarının gösterişli güzellikteki saray ve bahçesine verilen isim. Özellikle ana salon başka yerde zor bulunabilecek bir güzelliğe sahip, küçük aynalardan yansıyan ışıklar ve tahtın konumlanışı insanda farklı bir estetik hissi uyandırıyor, fakat ne yazık ki salonun içinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için ancak dış bahçeleri burada gösterebiliyorum. Bu sarayda ve İran’ın değişik yerlerinde, elinde kılıç tutan ve sırtından güneş doğan bir aslan figürüne rastlamak mümkün. Esasında bu, Zerdüşt dininin bir sembolüne karşılık geliyor. Hazar Denizinin kıyısındaki petrol yataklarının doğal yollardan ateş almasıyla ortaya çıkan denizdeki ateş manzaraları, ateşe tapan ve özel bir önem veren Zerdüşt dini Mecûsiliğin ortaya çıkmasına yol açmış ve bu dinin ritüelleri sonraki Mitra ve Hristiyanlık gibi dinlere de aktarılmıştır. Öyle ki günümüzdeki Noel kutlamaları, Mitra ve Zerdüşt ayinlerinden kaynaklanmaktadır.

golestan2

Bunların dışında Tahran’ın sembolü bir anıtın yer aldığı Meydan-e Âzâdi (Özgürlük Meydanı) ve Tecriş pazarı ile Tahran’ın en büyük pazarı Bazâr Kefaşeh de ziyaret ettiğim yerler arasındaydı. İşte bu pazarlar insana gerçekten doğuda olma hissini veren yerlerin başında geliyorlar. Çok farklı çeşitlerdeki baharatlar, hurmalar, fıstıklar, tuhaf içecekler, şallar, halılar ve daha birçok şey büyük bir hengâmenin içinde önünüze seriliyor. Özellikle Tecriş pazarı, geçmişte uzun yüzyıllar boyunca ortak bir Türk-Fars kültürü oluşturmuş coğrafyaların bir özetini barındırıyor içinde.

tecriş

Bir de buradaki kadınların toplum içerisindeki yerlerinden bahsetmemek de olmaz. İran’da katı dini kurallar bulunmasına karşın, kadınlar sanılanın aksine toplumun her katmanında gözle görünür bir biçimde varlar. Bilimsel çalışmalara katılım ve kültür düzeyleri açısından Türkiye’ye oranla daha olumlu bir izlenim edindiğimi söyleyebilirim. Bilindiği gibi İran’da kadınların başlarını örtme mecburiyetleri var, fakat bu örtünmenin de farklı düzeyleri var. Tahran gibi büyük şehirler bu konuda daha rahat hareket edebilme olanakları da sağlayabiliyorlar. Özellikle akşamları Tahran’ın yoğun kalabalık caddelerinden birine çıktığınızda, şaşırtıcı manzaralarla karşılaşmanız olası.

niavaran

Tahran’ı ve içlerinde yabancılık çekmeyeceğiniz sıcakkanlı insanlarını sevdiğimi söyleyebilirim. Sadece Tahran değil tüm İran gezilip görülmesi ve anlaşılması gereken yerlerle dolu; İsfahan, Şiraz, Meşhed, Tebriz ve diğerleri.

Bu seyahatten de yadigâr,
tatlı bir ‘Behnuş’ kaldı dilimde…

Kategorisiz içinde yayınlandı | 2 Yorum

Gemiler, Kültürler, Fırtınalar ve Karanlık Deniz

İçerisine dökülen ırmakların çokluğu, tuzluluk oranı düşük bir deniz yapar Karadeniz’i. Tuna, Dinyester, Bug, Dinyeper, Don, Kuban, Fasis, Yeşilırmak ve Kızılırmak (Halys) tatlı sularla besler denizi. Bundan 7600 yıl öncesine kadar da zaten bir deniz değil, kapalı bir göldü. Şimdiki İstanbul Boğazı’nın olduğu yerde de gölü besleyen bir ırmak yer alıyordu. Fakat bu tarihte Akdeniz’in sularının yükselmesiyle birlikte göl ve Akdeniz arasında bir bağlantı oluşmuş ve İstanbul ve Çanakkale Boğazlarıyla birlikte Marmara Denizi meydana gelmişti. Tabii bütün bunlar olurken, Karadeniz’in kıyılarında tarım toplumunun ilk örnekleri olan yerleşimciler de bulunuyorlardı. Akdeniz’in sularının Karadeniz’e dolması, kıyıdaki yerleşim yerlerini sular altında bırakmış ve kıyı şeridini iç bölgelere doğru ilerletmişti. Bu beklenmedik ve büyük travma, felaketten kaçan insanların belleklerinde yer edecek ve binyıllar sonrasının Gılgamış ve diğer efsaneleriyle birlikte tek tanrılı dinlerine ‘Büyük Tufan’ olarak geçecekti.

ayvazovski 1

Fakat uzun yıllar sonra, bu olay belleklerde belli belirsiz bir iz olarak kaldığında, insanlar yeniden Karadeniz’in kıyılarına yerleşeceklerdi. Kuzeydeki steplerde doğudan gelen göçebeler hüküm sürerken, Yunan şehir devletleri denizin kıyısında yerleşik yaşam kolonileri kurmaya başlayacaklardı. Bu dönemde deniz ‘Pontus Euxinus’ olarak adlandırılacaktı. Kuzeyde Kırım’da Kersonesos ve Pantikapaion, Azak’ın ucunda Tanais ve güney sahilinde Bizantium, Heraklia (Ereğli), Abonuteikhos (İnebolu), Sinop ve Trabzon limanları Ege’yi Karadeniz’e bağlayan ticaret kolonilerine dönüşecekti. Kuzey steplerindeki İskitler ve güneyin Anadolulu halklarıyla etkileşimler sonucu Karadeniz kendine özgü bir kültürün ilk adımlarını atacaktı.

ayvazovski 2

Uzun yıllar kendi halinde aynı düzende kaldıktan sonra Ortaçağın güçlü denizci devletleri Venedik ve Cenova ticaret ağlarını Karadeniz’e de uzatacaktı ve artık deniz ‘Mare Maggiore’ olarak adlandırılacaktı. 1204’teki Haçlı seferi sırasında o zaman Bizans’ın başkenti olan Konstantinopolis’in korkunç bir şekilde yağmalanmasıyla birlikte Kırım limanları ve batı kıyısı Venedik ve Ceneviz egemenliğiyle tanışacaktı. Bu yağma, doğu ve batı Hristiyanlıklarını bir daha birleşmemek üzere birbirinden ayıracaktı. Kırım ve kuzey sahili Hazar devletinin kalıntılarından olan Tatarların kontrolündeyken güneydoğu sahili eski Yunan ve Anadolu kültürlerinin bir karışımı olan Rum kültürüne evsahipliği yapıyordu. Venedikli tacirler, Bahçesaray ve Kefe’nin bulunduğu Kırım’dan hâlâ Gazarya diye bahsediyorlardı, eski Hazar devletine hitaben.

ayvazovski 3

Sonraki yıllar, Osmanlıların güçlenmesini ve denizin çevresini tamamen egemenlikleri altına almalarını görecekti ve denizin ismi ‘Karadeniz’ olacaktı. Artık denizin girişi ve kıyıları İstanbul’daki padişah tarafından kontrol ediliyor ve deniz kimselerin rahatsız etmediği sakin zamanlarını yaşıyordu. Bulgar, Romen, Tatar, Çerkez, Gürcü, Türk ve Rumlar aynı denizin kıyısında ve aynı devletin egemenliğinde alabildiğine iç içe geçmiş bir kültür meydana getiriyorlardı. Fakat 18. ve 19. yüzyıllar kuzeydeki Rusların stepleri kontrol altına almalarına ve Karadeniz kıyılarına ulaşmalarına tanıklık edecekti, ismi ise ‘Çerno More’ diye anılacaktı. Dengelerin değişmesi büyük göç hareketlerine tanıklık edecek ve Tatar ve Çerkezlerin büyük kısmı sahilin güney kısmına geçmek zorunda kalacaklardı.

ayvazovski 4

20. yüzyıl ise imparatorlukların çöküp yeni sınırların oluşturulduğu dönemlere karşılık gelecekti. Batı Avrupa’da filizlenmiş olan milliyetçilik fikirlerinin Doğu’nun karma kültürlerine yayılması ise büyük felaketleri doğuracaktı. Karadeniz artık ‘Black Sea’ idi ve binyıllardır ortak bir karma kültürde yaşayan Karadeniz halkları, sonradan yaratılmış ulus devletler arasında paylaştırılacak ve içe kapanma dönemi başlayacaktı. Köstence, Varna, Bucak, Kırım ve Trabzon’un ortak kültürleri unutulacak ve Tatarlar, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler ve Balkan Müslümanları büyük göç ve ölüm dalgalarıyla yüzleşeceklerdi. Sıradan kalıplara girmeyen karma kültürler yok olacak ve Karadeniz kendi limanları arasındaki ortak bağlantıları yitirmeye başlayacaktı.

ayvazovski 5

Anadolu’dan Galiçya’ya 18. Yüzyılda göç etmiş bir Ermeni’nin, şimdilerde ismi Feodosia olmuş Kırım’ın Kefe kentinde doğmuş oğlu Ivan Ayvazovski, yıllar sonra Karadeniz’in fırtınalı denizlerini resmedecekti. Lâkin artık İnebolu’dan Kırım’a gemiler kalkmıyor olacaktı.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın