Kuzey Sahilinde Sapa Yollar

Karadeniz’in güneybatı kıyıları pek fazla bilinmeyen güzellikleri barındırır içerisinde. Az bilinmelerinin en önemli nedeni de anayollardan uzak, sapa ve dar kıyı yollarının kenarlarında bulunmalarından kaynaklanır. Bu aynı zamanda insan kalabalıklarından uzak olmalarını da beraberinde getirir. Bafra’daki Leylek Ormanı, Sinop’daki Akliman ve İnceburun ve Amasra’nın biraz doğusundaki Göçkün koyu bunlardan bazıları.

Leylek Ormanı

Bafra’dan içeriye doğru girdiğinizde, Kızılırmak’ın kollarının oluşturduğu delta ovasını mesken edinmiş birçok kuş türüne rastlamanız son derece olasıdır. Kıyıya yakın bir yerde yolun bitiminde bir kuş gözlem istasyonu da olmasına karşın, kameralar ve elektronik aygıtlar pek iyi çalışmadığından en iyi gözlemi yine gözünüzle yapmanız gerekebilir.

DSC02048

Fakat buranın en güzel yanlarından birisi, yol üzerinde bir leylek ormanının bulunmasıdır. Bir tarlanın içerisindeki yüksek ağaçlara yuva yapmış birçok leyleği aynı anda gözlemleyebilirsiniz. Başlangıçta sizden biraz rahatsızlık duysalar da daha sonra size alışıp karşılıklı bakışmaya başlayacaklardır. Yolunuz düşerse bu enteresan deneyimi yaşamadan ayrılmayın.

DSC02050

Akliman – İnceburun

Sinop’un merkezinin biraz dışında kalan Akliman, uzun sahili, güzel kumları ve tenha plajlarıyla keşfedilmemiş bir güzellik. Burada çadırınızı kurup ormanın, kumun, denizin ve gökyüzünün tadını aynı anda çıkarabilirsiniz. Özellikle, her yıl Ağustos ayında gerçekleşen (bu yıl da 11 Ağustos gecesi maksimumdaydı) Perseid meteor yağmurunu gözlemlemek için ideal mekânlardan birisi olduğunu söyleyebilirim. Şehir ışıklarından uzak olması ve tüm gökyüzünü görebileceğiniz düz bir alan olması gece kumlara uzanıp kayan meteorları gözlemlemenize imkân veriyor.

20160817_120530

Buranın biraz ilerisinde ise İnceburun yer alıyor. Türkiye’nin en kuzey ucunda yer alan burna kayalıklardan yürüyerek inip esen rüzgârın kuvvetini hissetmeniz mümkün. Fakat bu güzelliği çok yakında kaybedeceğimizi de hatırlatayım. Maalesef temiz enerjiler yerine nükleer enerjiye yönelen öngörüsüz politikacılar, nükleer santral yapımı için İnceburunu seçmiş durumda. İnsan türü, sonu gelmez hırsının önce doğayı ve ardından da kendi kendisini yok edeceği bu yola eninde sonunda girecek gibi görünüyor.

20160817_093405

Göçkün

Batı Karadeniz’den geçen sahil yolu anayollardan uzak sapa bir yoldur ve fazla bilinmez ama bu sapa yolun da bilinmeyen aralıklarında kalan birçok koy hiç bilinmez. Amasra’nın biraz doğusundaki Çakraz, yol kıyısında olduğu için iyi bilinmesine karşın, yolun biraz içlerinde keşfedilmeyi bekleyen Göçkün koyu, tüm ıssızlığıyla karşılar sizi. Yazın ortasında, gündüz saatlerinde, kimselerin olmadığı, sapsarı kumların çevrelediği bir koyla karşılaşmak her zaman deneyimleyebileceğiniz bir durum değildir. Elbette köylüler ve balıkçı tekneleri bilir burayı, ama bu sadece manzaraya biraz daha güzellik katar o kadar.

20160726_122340

Başka koylar da var elbet, ama bırakın onlar da kıyılarda kendi kâşiflerini beklesin.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Böceklerin Canlanışı ya da Ölümlü Makineler

Dünya üzerindeki hayvan türlerinin yaklaşık yüzde seksenini böcekler oluşturuyor. Böceklerin 480 milyon yıl önceki Erken Ordovisyen döneminde deniz kabuklularının karaya çıkıp değişime uğramasıyla ortaya çıktıkları düşünülüyor. 450 milyon yıl önceki tür sayılarında inanılmaz artışların yaşandığı Kambriyen Patlama döneminde ise çeşitleri hızla artıyor ancak 250 milyon yıl önceki Permiyen büyük tür yok oluşu döneminde sayıları azalıyor ve sonrasında bu kalanlar yeniden çeşitlenerek günümüzde gezegeni istila etmiş durumda bulunan yaygınlığı meydana getiriyorlar.

ateş

Esasında böceklerin varlığı bitkilerin varlığıyla doğrudan bağlantılı. Bitkilerin karaları istila ettiği dönemde böcekler ortaya çıkmaya başlıyor ve hızla çeşitlenerek yayılıyorlar. Dünya’nın yaşının 4,5 milyar yıl olduğu düşünüldüğünde, bitkilerin karaları istila etmesi bu sürenin son yüzde onluk dilimine karşılık geliyor ve bu sürede böcekler hızla yayılıp hem karada hem de kanat geliştirerek havada egemenlik kuruyorlar. Dahası, gezegenin şimdiki baskın türü olan insanların muhtemel savaşlar ve nükleer silahlarla kendi kendilerini yok etmelerinden sonra da hayatta kalma olasılıkları yüksek görünüyor. Dünyadaki canlılığın tarihine bir bütün olarak bakıldığında en uzun vadeli ve karmaşık hücreli yapının bitkiler ve böcekler arasında süregiden iletişim olduğu anlaşılıyor. Üstelik gezegen üzerindeki canlılığın tarihi boyunca ilk kez sosyal sistemler kuranlar, tarım yapanlar ve havada uçmayı başarabilenler de böceklerden başkası değil.

güve kantar

Pek farkında olmasak da biraz eğilip detaylara baktığımızda esasında bir böcek gezegeninde yaşadığımızı görmek işten bile değil. Resimlerde görülenler, benim bir çırpıda fark edebildiklerim. İlk resimdeki çok çeşitli ateşböceği türlerinden bir tanesi, ikinci resimde bir güve kelebeği ve boynuzlu kantar böceği var, üçüncü resim ise farklı kara böcek türlerine bir örnek.

kara

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Canlılık, Kopyalama Hataları, Kuantum Zıplamalar

Temel yapıtaşları aynı olmasına rağmen, kendi kopyalarını üretebilme özelliğine sahip olmasının canlı maddeyi cansız maddeden ayıran en önemli nitelik olduğu söylenebilir. Esasında bu kopyalama işlemi, tam olarak ayırt edici bir durum sayılmaz, çünkü bunu yapan ve cansız olarak adlandırdığımız yapılar da var. Örneğin kristal yapılar, kendi kopyalarını üreterek boyutlarını büyütebilme özelliğine sahip olabiliyorlar. Zaten, canlı maddenin kopyalama süreçlerini yürüten genetik materyallerinin, bu tür kristal yapılardan ortaya çıktığına ilişkin düşünceler de var.

dna strand

Kopyalamanın başarıyla işleyebilmesi için ortaya çıkan kopyanın ilk maddeyle tümüyle aynı olması gerekiyor. Eğer kopyalama aslına sadık bir şekilde işlemez ve ilk durumdan belirgin sapmalar içerirse bu durum iki madde fazı arasında bir geçişe karşılık gelen ve kopyalamadan farklı olan bir sürece karşılık gelir. Dolayısıyla kopyalamanın mükemmelliği canlılığın varlığı açısından önemli bir ön şart. Fakat, doğadaki istatistiksel yasalar nedeniyle bu kopyalama tam bir mükemmellikte olamıyor ve bazen çok küçük hatalar ortaya çıkabiliyor. Esasında canlılığın çok uzun sürelere ve çok farklı ortamlara dayanabilmesinin temelinde de bu kopyalama hataları yatıyor. Çünkü böylelikle genetik materyal farklı özellikler kazanıp varlığını devam ettirebilme olasılığını artırmış oluyor. Dünyadaki tür çeşitliliğinin kaynağı da kopyalamadaki bu hatalara dayanıyor.

DNA Replication

Bilindiği üzere Dünya üzerindeki canlılığın genetik materyali DNA adı verilen ve temel olarak dört molekülün birbiriyle yaptığı bağlardan oluşan bir yapı. Adenin (A), Timin (T), Guanin (G) ve Sitozin (C) adı verilen bu moleküller Karbon, Oksijen, Azot ve Hidrojen atomlarının farklı kombinasyonlarından oluşuyorlar. Dahası bu moleküller, dış kısımlarındaki bir Hidrojenin moleküle bağlandığı yere bağlı olarak kanonik ve tötomerik olmak üzere iki farklı durumda bulunabiliyorlar. Bu iki durum arasında ise Hidrojenin bağlanma enerjisi farkından dolayı bir fark bulunuyor. Enerjisi daha düşük olan kanonik durum molekülün normal şartlarda bulunmasının beklendiği duruma karşılık geliyor. Hidrojen atomu bir kuantum zıplamayla üst enerji seviyesine geçtiğinde ise molekül tötomerik hale geçmiş oluyor, fakat bu durum kararsız olduğundan kısa bir süre içinde tekrar kanonik hale geri dönüyor. Bu zıplamanın özelliği, dışarıdan bir uyarılma aracılığıyla değil kuantum tünelleme yoluyla gerçekleşiyor olması.

jump1

Genetik materyali oluşturan moleküllerin iki farklı durumda bulunabilmesinin kopyalama açısından önemi ise bu iki durumun farklı bağ özelliklerine sahip olmasından kaynaklanıyor. Örneğin bir T molekülü kanonik formunda iken yalnızca A ile bağlanabilirken tötomerik formunda iken G ile bağlanabiliyor. Aynı durum diğer moleküller için de geçerli. Dolayısıyla, genetik materyalin kopyalandığı anda eğer moleküllerden birisi kuantum zıplamayla edindiği tötometik yapısını koruyabilirse bu durumda ortaya çıkan kopya ilkinden farklı bir özelliğe sahip olmuş oluyor (örneğin T’nin A olarak kopyalanması gerekirken bu durumda G olarak kopyalanmış oluyor). Fakat burada önemli olan nokta tötometrik durumun kopyalama süresince kanonik duruma bozunmadan kararlı olarak kalabileceği bir mekanizmanın var olabilmesi. Dış etkenlerin fazla olması nedeniyle genel olarak bu uyarılnış tötometrik durum kopyalamadan çok daha kısa sürede bozunuyor. Bu durum ‘decoherence’ olarak adlandırılıyor. Fakat hücre içerisindeki bazı süreçlerin ‘decoherence’i geciktirerek bu tür küçük hatalara izin verdiği düşünülüyor. Böylelikle çok küçük miktarlarda kopyalama hataları ortaya çıkarak, canlılığın değişik biçimlere bürünüp çok uzun sürelere ve farklı koşullara dayanabilmesinin yolu açılmış oluyor.

jump2

Buna benzer şekilde bitkilerin enerji üretimlerini sağlayan fotosentez mekanizmaları da kuantum zıplamalarını ‘decoherence’den koruyan süreçler aracılığıyla yüzde yüze yakın bir verimle çalışıyor. Yani canlı madde ile cansız madde arasındaki en büyük fark büyük olasılıkla kuantum zıplamalarını ‘decoherence’den yeterli bir süre koruyup koruyamama ile ilgiliymiş gibi görünüyor. Cansız maddedeki kuantum zıplamalar normal ‘decoherence’ yoluyla eski haline dönerken, canlı hücrelerdeki kuantum zıplamalar ‘decoherence’i geciktirerek etkin enerji kullanımına ve çeşitliliğe yol açıyor. Bu sürecin kontrol edilebilir ve daha etkin hale getirilmesi ise maddenin doğasına ilişkin çok farklı ve henüz anlayamadığımız durumlara yol açabilir.

(Son iki şekil: Life on the Edge, Jim Al-Khalili and Johnjoe McFadden)

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tahran’ın Pazarları, Sarayları ve Yadigâr-ı Behnuş

Bu kez doğudaydım; Hazar Denizinin güneyindeki Elbruz dağlarının rüzgârlı eteklerine konumlanmış, İran’ın başkenti Tahran’da. Bir ülkeye uzaklardan bakarak hayal ettiğiniz şeylerle oraya gittiğinizde karşılaştıklarınız bazen çok farklı olabiliyor. Sanırım bu bizim İran’a bakışımız açısından da son derece geçerli bir durum. Politik yönetim biçimi nedeniyle İran’a karşı katmerli bir önyargıya sahip olduğumuz bir gerçek. Fakat oraya gittiğimde bana son derece tanıdık gelen, sıcakkanlı, cana yakın ve Türkiye’den geldiğinizi öğrendiğinde daha da ilgi gösteren insanlarla karşılaştım. Bizi havaalanından enstitüye götüren arabayı kullanan Sadık’la çat pat Türkçe anlaşabildik. Sonradan da göreceğim üzere 10 milyon nüfuslu Tahran’ın epey bir kısmını Azeriler oluşturuyor ve bu kısımla Türkçe anlaşmak mümkün, tabii kulağa tanıdık gelen Farsça kelimeler de işi kolaylaştırabiliyor. Okula gidince bizi ilk karşılayan şey ise ‘Fesencün’ yemeği oldu; büyük bir porsiyon pilav ile bol ve çeşitli bir baharat karışımına sarmalanmış et.

azadi

Dünya çapında kabul gören güncel matematiksel fizik çalışmalarının yapıldığı IPM’deki saatlerden arta kalan zamanlarda Tahran’ın çeşitli yerlerini gezme fırsatım oldu. Farklı zamanlarda yapılmış iki büyük saray; biri Humeyni devriminden önce İran’ı yöneten Şah Rıza Pehlevi’nin kendine özel yaptığı Niavaran sarayı, diğeri de 18. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başı arasında hüküm süren Kacar hanlarının sarayı Kah-e Golestan (Gülistan Sarayı). Ayrıca Tahran’ın farklı yerlerinde büyük ve güzel parkları gezmek de mümkün. Pehlevi’nin Niavaran sarayı esasında şahın ve ailesinin yaşadığı evin ve eşyalarının sergilendiği bir bina kompleksi. Kendisine bir saray inşa etmiş ve Şahanşah (şahların şahı) ünvanını almak için tüm dünyadan liderleri davet ettiği gösterişli ve bol paralar harcanan eğlenceler düzenlemiş şahın sonunun nasıl olduğunu düşününce, bizde de kendine saraylar inşa edenlerin sonunun nasıl olabileceğiyle ilgili ipuçlarına ulaşmak mümkün sanırım. Fakat ne yazık ki farklı kesimlerden insanların desteğiyle şahı devirmiş olan Humeyni’nin geldikten sonra yaptıkları gelecekle ilgili kötü senaryoları da düşündürmesi açısından korkutucu.

golestan1

Kah-e Golestan ise Kacar hanlarının gösterişli güzellikteki saray ve bahçesine verilen isim. Özellikle ana salon başka yerde zor bulunabilecek bir güzelliğe sahip, küçük aynalardan yansıyan ışıklar ve tahtın konumlanışı insanda farklı bir estetik hissi uyandırıyor, fakat ne yazık ki salonun içinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için ancak dış bahçeleri burada gösterebiliyorum. Bu sarayda ve İran’ın değişik yerlerinde, elinde kılıç tutan ve sırtından güneş doğan bir aslan figürüne rastlamak mümkün. Esasında bu, Zerdüşt dininin bir sembolüne karşılık geliyor. Hazar Denizinin kıyısındaki petrol yataklarının doğal yollardan ateş almasıyla ortaya çıkan denizdeki ateş manzaraları, ateşe tapan ve özel bir önem veren Zerdüşt dini Mecûsiliğin ortaya çıkmasına yol açmış ve bu dinin ritüelleri sonraki Mitra ve Hristiyanlık gibi dinlere de aktarılmıştır. Öyle ki günümüzdeki Noel kutlamaları, Mitra ve Zerdüşt ayinlerinden kaynaklanmaktadır.

golestan2

Bunların dışında Tahran’ın sembolü bir anıtın yer aldığı Meydan-e Âzâdi (Özgürlük Meydanı) ve Tecriş pazarı ile Tahran’ın en büyük pazarı Bazâr Kefaşeh de ziyaret ettiğim yerler arasındaydı. İşte bu pazarlar insana gerçekten doğuda olma hissini veren yerlerin başında geliyorlar. Çok farklı çeşitlerdeki baharatlar, hurmalar, fıstıklar, tuhaf içecekler, şallar, halılar ve daha birçok şey büyük bir hengâmenin içinde önünüze seriliyor. Özellikle Tecriş pazarı, geçmişte uzun yüzyıllar boyunca ortak bir Türk-Fars kültürü oluşturmuş coğrafyaların bir özetini barındırıyor içinde.

tecriş

Bir de buradaki kadınların toplum içerisindeki yerlerinden bahsetmemek de olmaz. İran’da katı dini kurallar bulunmasına karşın, kadınlar sanılanın aksine toplumun her katmanında gözle görünür bir biçimde varlar. Bilimsel çalışmalara katılım ve kültür düzeyleri açısından Türkiye’ye oranla daha olumlu bir izlenim edindiğimi söyleyebilirim. Bilindiği gibi İran’da kadınların başlarını örtme mecburiyetleri var, fakat bu örtünmenin de farklı düzeyleri var. Tahran gibi büyük şehirler bu konuda daha rahat hareket edebilme olanakları da sağlayabiliyorlar. Özellikle akşamları Tahran’ın yoğun kalabalık caddelerinden birine çıktığınızda, şaşırtıcı manzaralarla karşılaşmanız olası.

niavaran

Tahran’ı ve içlerinde yabancılık çekmeyeceğiniz sıcakkanlı insanlarını sevdiğimi söyleyebilirim. Sadece Tahran değil tüm İran gezilip görülmesi ve anlaşılması gereken yerlerle dolu; İsfahan, Şiraz, Meşhed, Tebriz ve diğerleri.

Bu seyahatten de yadigâr,
tatlı bir ‘Behnuş’ kaldı dilimde…

Kategorisiz içinde yayınlandı | 2 Yorum

Gemiler, Kültürler, Fırtınalar ve Karanlık Deniz

İçerisine dökülen ırmakların çokluğu, tuzluluk oranı düşük bir deniz yapar Karadeniz’i. Tuna, Dinyester, Bug, Dinyeper, Don, Kuban, Fasis, Yeşilırmak ve Kızılırmak (Halys) tatlı sularla besler denizi. Bundan 7600 yıl öncesine kadar da zaten bir deniz değil, kapalı bir göldü. Şimdiki İstanbul Boğazı’nın olduğu yerde de gölü besleyen bir ırmak yer alıyordu. Fakat bu tarihte Akdeniz’in sularının yükselmesiyle birlikte göl ve Akdeniz arasında bir bağlantı oluşmuş ve İstanbul ve Çanakkale Boğazlarıyla birlikte Marmara Denizi meydana gelmişti. Tabii bütün bunlar olurken, Karadeniz’in kıyılarında tarım toplumunun ilk örnekleri olan yerleşimciler de bulunuyorlardı. Akdeniz’in sularının Karadeniz’e dolması, kıyıdaki yerleşim yerlerini sular altında bırakmış ve kıyı şeridini iç bölgelere doğru ilerletmişti. Bu beklenmedik ve büyük travma, felaketten kaçan insanların belleklerinde yer edecek ve binyıllar sonrasının Gılgamış ve diğer efsaneleriyle birlikte tek tanrılı dinlerine ‘Büyük Tufan’ olarak geçecekti.

ayvazovski 1

Fakat uzun yıllar sonra, bu olay belleklerde belli belirsiz bir iz olarak kaldığında, insanlar yeniden Karadeniz’in kıyılarına yerleşeceklerdi. Kuzeydeki steplerde doğudan gelen göçebeler hüküm sürerken, Yunan şehir devletleri denizin kıyısında yerleşik yaşam kolonileri kurmaya başlayacaklardı. Bu dönemde deniz ‘Pontus Euxinus’ olarak adlandırılacaktı. Kuzeyde Kırım’da Kersonesos ve Pantikapaion, Azak’ın ucunda Tanais ve güney sahilinde Bizantium, Heraklia (Ereğli), Abonuteikhos (İnebolu), Sinop ve Trabzon limanları Ege’yi Karadeniz’e bağlayan ticaret kolonilerine dönüşecekti. Kuzey steplerindeki İskitler ve güneyin Anadolulu halklarıyla etkileşimler sonucu Karadeniz kendine özgü bir kültürün ilk adımlarını atacaktı.

ayvazovski 2

Uzun yıllar kendi halinde aynı düzende kaldıktan sonra Ortaçağın güçlü denizci devletleri Venedik ve Cenova ticaret ağlarını Karadeniz’e de uzatacaktı ve artık deniz ‘Mare Maggiore’ olarak adlandırılacaktı. 1204’teki Haçlı seferi sırasında o zaman Bizans’ın başkenti olan Konstantinopolis’in korkunç bir şekilde yağmalanmasıyla birlikte Kırım limanları ve batı kıyısı Venedik ve Ceneviz egemenliğiyle tanışacaktı. Bu yağma, doğu ve batı Hristiyanlıklarını bir daha birleşmemek üzere birbirinden ayıracaktı. Kırım ve kuzey sahili Hazar devletinin kalıntılarından olan Tatarların kontrolündeyken güneydoğu sahili eski Yunan ve Anadolu kültürlerinin bir karışımı olan Rum kültürüne evsahipliği yapıyordu. Venedikli tacirler, Bahçesaray ve Kefe’nin bulunduğu Kırım’dan hâlâ Gazarya diye bahsediyorlardı, eski Hazar devletine hitaben.

ayvazovski 3

Sonraki yıllar, Osmanlıların güçlenmesini ve denizin çevresini tamamen egemenlikleri altına almalarını görecekti ve denizin ismi ‘Karadeniz’ olacaktı. Artık denizin girişi ve kıyıları İstanbul’daki padişah tarafından kontrol ediliyor ve deniz kimselerin rahatsız etmediği sakin zamanlarını yaşıyordu. Bulgar, Romen, Tatar, Çerkez, Gürcü, Türk ve Rumlar aynı denizin kıyısında ve aynı devletin egemenliğinde alabildiğine iç içe geçmiş bir kültür meydana getiriyorlardı. Fakat 18. ve 19. yüzyıllar kuzeydeki Rusların stepleri kontrol altına almalarına ve Karadeniz kıyılarına ulaşmalarına tanıklık edecekti, ismi ise ‘Çerno More’ diye anılacaktı. Dengelerin değişmesi büyük göç hareketlerine tanıklık edecek ve Tatar ve Çerkezlerin büyük kısmı sahilin güney kısmına geçmek zorunda kalacaklardı.

ayvazovski 4

20. yüzyıl ise imparatorlukların çöküp yeni sınırların oluşturulduğu dönemlere karşılık gelecekti. Batı Avrupa’da filizlenmiş olan milliyetçilik fikirlerinin Doğu’nun karma kültürlerine yayılması ise büyük felaketleri doğuracaktı. Karadeniz artık ‘Black Sea’ idi ve binyıllardır ortak bir karma kültürde yaşayan Karadeniz halkları, sonradan yaratılmış ulus devletler arasında paylaştırılacak ve içe kapanma dönemi başlayacaktı. Köstence, Varna, Bucak, Kırım ve Trabzon’un ortak kültürleri unutulacak ve Tatarlar, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler ve Balkan Müslümanları büyük göç ve ölüm dalgalarıyla yüzleşeceklerdi. Sıradan kalıplara girmeyen karma kültürler yok olacak ve Karadeniz kendi limanları arasındaki ortak bağlantıları yitirmeye başlayacaktı.

ayvazovski 5

Anadolu’dan Galiçya’ya 18. Yüzyılda göç etmiş bir Ermeni’nin, şimdilerde ismi Feodosia olmuş Kırım’ın Kefe kentinde doğmuş oğlu Ivan Ayvazovski, yıllar sonra Karadeniz’in fırtınalı denizlerini resmedecekti. Lâkin artık İnebolu’dan Kırım’a gemiler kalkmıyor olacaktı.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ayahuasca, Dans Eden Renkler ve Bilinç Yanılsaması

‘Ben’ olarak adlandırdığımız varoluş hissi, esasında beyindeki çeşitli faaliyetlerin bir toplamından başka bir şey değil. Nöron bağlantılarının birlikte oluşturdukları bu kümülatif etki, yalnızca uyanıkken deneyimleyebildiğimiz bir durum. Uyku adını verdiğimiz ve bağlantı ağlarının daha düşük düzeyde olduğu süreçte, ‘ben’ ya da bilinç durumu ortadan kayboluyor. Fakat, bağlantıların yeniden düzenlenmesi esnasında ortaya çıkan karmaşık etkiler bu etkiyi kısmen yeniden ortaya çıkartabiliyor ve biz buna rüya adını veriyoruz. Tabii bunun bir sonucu olarak, gerçek adını verdiğimiz ve etrafımızda deneyimlediğimiz şey de esasında elektromanyetik ışınıma beynimizin verdiği farklı tepkilerden başka bir şey değil. Yani aslında tüm renkler, gerçekte var olmayan ve elektromanyetik ışınımın titreşimlerini ayırt eden öznel deneyimlerimize karşılık geliyor.

ayahuasca plant

Bilincin kaygan ve öznel yapısını en iyi ortaya koyan durumlardan birisi ise halüsinojenlerin (psychedelic) beyin ve algılar üzerindeki etkileri. Amazon ormanlarının derinliklerinde yaşayan topluluklardaki şamanlar, bu durumu sergileyen çok güçlü bir bitkisel karışıma sahipler; Ayahuasca. Çok güçlü bir içecek olan ayahuasca, iki tip bitkinin kaynatılmasıyla elde ediliyor. Bu bitkiler ise Banisteriopsis caapi ve Psychotria viridis ya da Diplopterys cabrerana. Bu bitkilerin özelliği ise DMT (dimethyltryptamine) adlı halüsinojeni ihtiva ediyor olmaları. Fakat, bunların uzun süre kaynatılmasıyla elde edilen içecek çok kötü ve sert bir tada sahip. Öyle ki, ayahuasca ayinleri içeceği içip ardından kusmaya dayalı seremoniler şeklinde oluyor, çünkü bu tadı midenin uzun süre kaldırması mümkün değil.

ayahuasca drink

Halüsinojenlerin beyin ağları üzerindeki etkileri nedeniyle, öznel olarak farklı bir algı biçimi ve bilinç düzeyi meydana geliyor. Bunun sonucu olarak, şamanlar da bu bitki karışımını doğayla iletişim kurmak ve olayların ardında yatan gerçeklere ulaşmak gibi amaçlar için kullanıyorlar. Fakat, ayahuascanın etkisi farklı kişiler için çok farklı olabiliyor. Bazıları için bu olağanüstü ve güzel bir deneyim olabilirken diğerleri için korkunç ve içinden çıkılmaz bir karabasana dönüşebiliyor. Hatta deneyimli kişilerin kontrolünde yapılmadığında akıl sağlığını yitirme olasılığı da mevcut. Bu nedenle, topluluklarda şaman olabilme yeteneğine sahip olanların sayısının sınırlı olduğu düşünülüyor.

ayahuasca shaman

Ayahuascayı içtikten sonra mide bulantısına bir süre dayanabilmek ve halüsinojenin vücüda etki etmesine izin vermek gerekiyor. Bunun sonrasında saatler süren farklı bir bilinç düzeyi ortaya çıkıyor. Çoğunlukla çok parlak ve çeşitli renklerdeki hareket eden geometrik şekiller deneyimlendiği için, renkli bir dünya ve zaman ve uzaydan bağımsızlaşma hissi ortaya çıkıyor. Örneğin, omzunuza dokunan bir el devasa bir örümcek gibi algılanabilirken, gece gökyüzünde gördüğünüz dolunay, bundan milyarlarca yıl sonrasının beyaz cüceye dönüşmüş Güneş’ini ve yaşamın olmadığı ıssız bir geleceğin dünyasını temsil edebiliyor. Ayahuascanın etkisi geçip de yeniden normal bilinç düzeyine dönüldüğünde ise, yaşanan bu bambaşka deneyim nedeniyle kişinin dünyaya bakışı tamamen değişebiliyor.

ayahuasca colors

‘Ben’ hissinin, öznel bilincin ya da özgür iradenin gerçekliğine inanmak insanlar için rahatlatıcı bir his olsa da, beynin ve içindeki nöronik bağlantıların çok kolay manipüle edilebiliyor olmaları, durumun çok daha farklı olabileceğini ortaya koyuyor.

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Samsara – Yenilmez – Sahibinin Sesi

Türümüz üyelerinden bazıları tarafından elde edilen ve içinde bulunduğumuz büyük ölçekli yapıya ilişkin anlamlı bir bakış açısı sağlayan bilgilerin, birçokları için hiçbir şey ifade etmediği bir gerçek. Gündelik yaşamlarımız, çok eskilerden kalma bilgiler ve sosyal yapılar tarafından şekillendirilmeye devam ediyor. Tek başına toplulukları yönetmeye heveslenen tuhaf insanlar, onlara koşulsuz destek vermeye hazır sığ zihinler ve bitmek bilmeyen küçük çıkar mücadeleleri, insan türünün zekâyı aptallığa dönüştürmedeki büyük başarısını gözler önüne seriyor. Oysa gezegene bir kez bile tepeden bakabilmek birçok şeyi değiştirebilirdi. Ron Fricke’nin Baraka’nın devamı olarak çektiği gezegen güzellemesi ‘Samsara’ ve Stanislaw Lem’in derin düşüncelerin huzursuzluğundaki kitapları ‘Yenilmez’ ve ‘Sahibinin Sesi’, buna ilişkin ilginç örnekler.

samsara1

Samsara

Baraka’da olduğu gibi Samsara da diyaloglara ve sosyal detaylara yer vermeden gezegendeki insan topluluğunu bir bütün olarak görmeyi amaçlıyor. 1992 tarihli Baraka’dan yirmi yıl sonra çekildiği için daha güncel bir bakış açısını yansıtıyor olsa da Baraka’daki vurucu sahnelere göre biraz daha hafif kaldığı izlenimine kapıldığımı söylemeliyim. Özellikle Baraka’da yer alan Bali adasındaki ‘kecak’ maymun dansının yeri doldurulamamış. Buna rağmen, 25 farklı ülkeden farklı bölgeler ve insanları içine alan enteresan güzellikteki görüntüler ve onlara eşlik eden müzikle birlikte sizi içinde yaşadığınız dünya üzerinde farklı bir yolculuğa çıkartıyor. Bize sunulan küçük dünya yerine, yaşadığımız gerçek dünyayı görebilmek için önce Baraka sonra da Samsara ile eşsiz bir yolculuğa çıkmak iyi bir başlangıç olabilir.
Baraka; http://www.documentarytube.com/videos/baraka
Samsara; https://vimeo.com/116877832

samsara2

Yenilmez – Niezwyciezony – The Invincible

Stanislaw Lem’in enteresan kitaplarından biri olan ‘Yenilmez’, çok uzak zamanlarda ve çok uzak bir yerde geçen huzursuz edici bir anlam arayışı. Kitabın 1964 yılında yazıldığı düşünüldüğünde, temel konusu olan ‘ölü evrim’ meselesinin bu kadar ince detaylarla ve gerçekçi anlatılabilmiş olması inanılmaz. Başka bir gezegende kaybolan bir geminin başına gelenleri anlamak için giden ikinci geminin mürettebatının karşılaştıkları olaylar, hem korkunç hem de dehşet verici bir şekilde gerçekçi betimlenmiş. Önceki gemiden kalan cansız makinelerin geçirdiği evrim sonucunda, elektrik ve manyetik alanlara duyarlı, kendini kopyalamaya programlı cansız yapılar ortaya çıkmıştır. Bu oluşum canlı insanlarla karşılaştığında, onların beyinlerindeki elektriksel aktiviteleri düşman olarak algılamış ve beyinlerindeki tüm manyetik kayıtları, yani belleği silerek geride algısız ve tepkisiz koca bebekler bırakmıştır.

invincible1

Kitabın ilk bölümü olan ‘Kara Yağmur’ şu cümlelerle bitiyor; “…batıda koyu bir bulut yükseldi. Alçaktan uçarak yaklaştı, büyüdü, uzayan ve yumruk gibi yoğunlaşan bir kolu iniş yerini kucakladı ve hareket etmeksizin üzerinde asılı kaldı. Böylece bekledi. Güneş batıdan alçalırken, çölün üstüne kara bir yağmur yağmaya başladı.”. İşte bu siyah yağmur, evrenin derinliklerinde, insanın aklından bile geçirmeyeceği ve anlayamayacağı şeylerin olduğunun bir göstergesiydi. Bu kitap beni öylesine heyecanlandırmıştı ki, hiç elimden düşürmeden iki günde okuyup bitirivermiştim. “…Yalpalayan, abartılı büyük adımlarla, doğal olamayacak kadar dik bir duruşla, parmaklarındaki tahammül edilmez titremeyi bastırmak için yumruklarını sıkmış halde, doğruca yirmi kat yüksekliğindeki uzay gemisine doğru yürüdü; gemi sönükleşen gökyüzünün önünde kıpırtısız azametiyle öylesine muhteşem duruyordu ki, sanki gerçekten yenilmezdi…”

invincible2

Sahibinin Sesi – Glos Pana – His Master’s Voice

Lem’in üç büyüğünden biri olan ‘Sahibini Sesi’ ise insanın kendini beğenmişliğine ve kendine zekâ atfetmesine yönelik bir hiciv. Parça parça düşünüldüğünde okuması bir miktar zor olan bir kitap olduğu söylenebilir. Fakat kitabı bitirip de bir bütün olarak düşündüğünüzde, insan varoluşuna yönelik kafanızda tuhaf bir resmin ortaya çıktığını farkedebilirsiniz. Gökyüzünü gözleyen teleskoplar aracılığıyla, evrenin derinliklerinden gelen ve ne olduğu anlaşılamayan bir radyo sinyali alınmıştır. Bilim adamlarından oluşan bir ekip bu sinyalin ne anlama gelebileceğini araştırmak üzere görevlendirilir. Kitap da bu görev ekibinde yer alan bir kişinin ağzından itiraflar biçiminde yazılmış. Sayısız faklı anlandırma çabası sonuçsuz kalır ve araştırma bir sonuca ulaşamaz. Kendini zeki olarak adlandıran insanoğlunun aslında hayali yanılsamalar etrafında dolanıp durmaktan başka bir şey yapmadığını hissettiren oldukça vurucu bir kitap. Fakat 1968 yılında yazılan kitap, inanılmaz biçimde Lem’in öngörü yeteneğini gözler önüne seriyor. Günümüzde bilindiği haliyle, fiziğin ve biyolojinin temelindeki düzensizliğin, olasılıklara ve hatalara dayanan işleyişin ipuçlarını verip, derin düşüncelere dalmanıza yol açıyor.

glos pana

Kategorisiz içinde yayınlandı | Yorum bırakın